Şu soğuk kış aylarından bir an önce kurtulmak isterim; çünkü bir başkadır baharın keyfi… Sımsıcak bir güneş alır götürür kış yorgunluğunu üzerimizden. Ayrı bir güzelliktir baharı kırlarda yaşamak. Dağ, taş, börtü böcek uyanır sevinçle. Tatlı bir rüzgârla dans etmeye başlar kelebekler. Tüm kır çiçekleri teker teker açar kışa inat. Papatyalar, kır menekşeleri, mineler, çan çiçekleri… Rengârenk olur dağlar bayırlar. Yemyeşil çimenlerin arasından göz kırparlar adeta. Davet ederler bizleri yanlarına. Dayanamam o zaman, yatarım çimenlerin üzerine. Kucaklarım çiçekleri doya doya. O kadife yapraklar, o renkler birer parçam olur adeta. Ayrılmazlar benden bir ömür boyu, terk etmezler ruhumu. Âşık olurum her bahar çiçeğe çimene, Güneşin yedi rengine. Tatlı bir uykuya dalmak isterim, çimenlerin üstünde. Toprağın kokusunu teneffüs etmek; uyanınca da dünyanın tüm çiçeklerini üzerimde görmek, onlarla iç içe olmak benim için mutlulukların en büyüğü olur. Bembeyaz bir çarşaf gibi yayılır papatyalar kırlara, bayırlara. Kraliçesidir doğanın bu mağrur ve sevecen çiçek. Bu yüzden önünde hep diz çöker başlarımıza taç yaparız… Tüm ağaçlar uyanır güneşi görünce. Yapraklanır yemyeşil olur dallar. Meyve ağaçları pembe beyaz çiçeklerle donanarak baharı doya doya yaşarlar. Sadece doğa mı uyanır baharla birlikte? Nice yeni sevdalar filizlenir gönüllerde. Nice yeni sevdalara ve mutluluklara adımlar atılır. Daha tatlı gelir kulağa sevgilinin sesi, gülüşü. Şarkılar bestelenir, şiirler yazılır aşk üzerine. Kuş cıvıltıları arasında mis kokan kırlarda sevgilinin kulağına fısıldanır en güzel aşk şiirleri, şarkıları... Hiç bitmesin diye dua edilir bu güzel an için. Sözler verilir, yeminler edilir yeminler üstüne. Dökülür gözyaşları, süzülür yanaklardan. Dilekler tutulur, eşarplar bağlanır dallara, paralar atılır göllere. Ey güzel bahar mevsimi, mevsimlerin en güzeli… Ömrümüzün ilkbaharı da senin gibi güzel değil midir? Gençlik güzellik, saflık hep bu dönemde yaşanmaz mı? Bir çiçek gibi açılır saçılırız. Bir başkadır hayallerimiz ümitlerimiz. Sanki dünya, sadece bizim etrafımızda döner durur. Aklımız bir karış havada, hiçbir şey umurumuzda değildir. En güzel düşler, sevinçler süsler hayatımızı. En küçük olumsuzluklar mutsuz eder bizi. Sonra da bir saman alevi gibi kaybolur gider. Ömrümüzün baharı, tüm yaşantımız üzerinde unutulmayacak kadar derin izler bırakan bir dönem olmuştur her zaman. Baharı dolu dolu ve mutlu yaşayarak tadını çıkarmaya bakalım…
Gönül ne kahve ister ne kahvehane gönül sohbet ister kahve bahane… Her konuda sohbetlerinizi,Bilgilerinizi,Kültürünüzü,beğendiğiniz yazıları bu sayfada paylaşalım.
KAHVE BAHANE
Gönül ne kahve ister ne kahvehane gönül sohbet ister kahve bahane…Belki de dedelerden anneannelerden , babaannelerden kalan bir miras belki de alışkanlık… Çok severim Türk kahvesini, benim için diğer kahvelere hiç benzemez... Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ikramıyla kendine özgü bir kimliği ve geleneği vardır. Yumuşak ve kadifemsi köpüğü sayesinde damakta ,uzun süre tadını bırakır. Günlük yaşamımızda çok yer etmiştir.Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona göre değişir tadı...Dostlarınla içtiğin kahve neşe dolu bol köpüklüdür. Sevdiğin dostun üzüntülü ise içtiğin kahvenin tadı kederlidir,acıdır. Tek başına balkonda içtiğin kahve ,yalnızlıktır. Yorgun olduğunda hafifletir seni,unutturur yorgunluğunu,İçki içmişsen koyu şekersiz bir kahve derin kuyudan çıkararak,ferahlatır ,derin bir uykuya dalarsın… Kızlarımızı istemeye gelinen evlerin,bayramlarımızın vazgeçilmez ikramıdır,Türk kahvesi...B inlerce yıl öncesinden zamanımıza kadar bir çok şeylerle bakılan fal, bizim Türk kahvemizle de özleşmiştir,Türk kahvesi deyince ,Kahve içen kişi dibindeki telveyi ,fincanını sol elle tutarak,sağdan sola çevirerek üç kere çalkalayıp kapatır.sonrada’’bakacak kimse var mı?’’diye sorar,bakan yoksa kendin bildiğine göre yorum yapar.Apartmanda her gün bir evde saat onda kahve içilir. Komşu Naciye hanım sabah saat onda muhakkak bağırır ,Ayşelerdeyiz hadi gelen gelsin.Tabi ki Naciye hanım çok iyi fal baktığından herkes işi gücü bırakıp peşinden…..kapıdan içeri girerken de ’’Şule kızım çabuk bir kahve yap da içelim’’daha öğlene yemek yapacağım.Herkes saat ona kadar bir işler yapmıştır, bu o yorgunluğun dinlenme kahvesidir. Kahve aynı kahvedir belki... köpüğüyle, rengiyle,dumanıyla,yorgun oldukları için , içtikleri kahve hafifletir kendine getirir,unutturur günün ağırlığını insanlara...Biraz da gönül ne kahve ister ne kahvehane gönül sohbet ister kahve bahane hatırlatır.Kahveler içilir,tabi ki arkasından fincanlar kapatılır.Naciye hanım bakacak fallara…Fallar… Her gün aynı şey ,siz inanırımsınız? Fal nasıl bakılır,çıkanları varmıdır..Hepinize bol şekerli kahve tadında günler,sohbetler dilerim. (Bahar Demir)
27 Şubat 2008 Çarşamba
BAHARI ÖZLEMLE YAŞAMAK
Şu soğuk kış aylarından bir an önce kurtulmak isterim; çünkü bir başkadır baharın keyfi… Sımsıcak bir güneş alır götürür kış yorgunluğunu üzerimizden. Ayrı bir güzelliktir baharı kırlarda yaşamak. Dağ, taş, börtü böcek uyanır sevinçle. Tatlı bir rüzgârla dans etmeye başlar kelebekler. Tüm kır çiçekleri teker teker açar kışa inat. Papatyalar, kır menekşeleri, mineler, çan çiçekleri… Rengârenk olur dağlar bayırlar. Yemyeşil çimenlerin arasından göz kırparlar adeta. Davet ederler bizleri yanlarına. Dayanamam o zaman, yatarım çimenlerin üzerine. Kucaklarım çiçekleri doya doya. O kadife yapraklar, o renkler birer parçam olur adeta. Ayrılmazlar benden bir ömür boyu, terk etmezler ruhumu. Âşık olurum her bahar çiçeğe çimene, Güneşin yedi rengine. Tatlı bir uykuya dalmak isterim, çimenlerin üstünde. Toprağın kokusunu teneffüs etmek; uyanınca da dünyanın tüm çiçeklerini üzerimde görmek, onlarla iç içe olmak benim için mutlulukların en büyüğü olur. Bembeyaz bir çarşaf gibi yayılır papatyalar kırlara, bayırlara. Kraliçesidir doğanın bu mağrur ve sevecen çiçek. Bu yüzden önünde hep diz çöker başlarımıza taç yaparız… Tüm ağaçlar uyanır güneşi görünce. Yapraklanır yemyeşil olur dallar. Meyve ağaçları pembe beyaz çiçeklerle donanarak baharı doya doya yaşarlar. Sadece doğa mı uyanır baharla birlikte? Nice yeni sevdalar filizlenir gönüllerde. Nice yeni sevdalara ve mutluluklara adımlar atılır. Daha tatlı gelir kulağa sevgilinin sesi, gülüşü. Şarkılar bestelenir, şiirler yazılır aşk üzerine. Kuş cıvıltıları arasında mis kokan kırlarda sevgilinin kulağına fısıldanır en güzel aşk şiirleri, şarkıları... Hiç bitmesin diye dua edilir bu güzel an için. Sözler verilir, yeminler edilir yeminler üstüne. Dökülür gözyaşları, süzülür yanaklardan. Dilekler tutulur, eşarplar bağlanır dallara, paralar atılır göllere. Ey güzel bahar mevsimi, mevsimlerin en güzeli… Ömrümüzün ilkbaharı da senin gibi güzel değil midir? Gençlik güzellik, saflık hep bu dönemde yaşanmaz mı? Bir çiçek gibi açılır saçılırız. Bir başkadır hayallerimiz ümitlerimiz. Sanki dünya, sadece bizim etrafımızda döner durur. Aklımız bir karış havada, hiçbir şey umurumuzda değildir. En güzel düşler, sevinçler süsler hayatımızı. En küçük olumsuzluklar mutsuz eder bizi. Sonra da bir saman alevi gibi kaybolur gider. Ömrümüzün baharı, tüm yaşantımız üzerinde unutulmayacak kadar derin izler bırakan bir dönem olmuştur her zaman. Baharı dolu dolu ve mutlu yaşayarak tadını çıkarmaya bakalım…


Baharla Gelen Güzellikler Benim için Her mevsimin bir güzelliği vardır. Bahar deyince nedense sanki çoğalan, Ayrı bir güzellik vermiş tanrı, İlkbaharın yeni bu başlangıcına...... Yağmur damlaları, bereketidir,doğanın Huzurlu bir yeşillik halı gibi etrafı kaplarken Üzerindeki deseni rengarenk verir çiçekler Sıcaklığın, sevginin, dostluğunu ve umutların İnsan kalbinde filizlenip, Açılmaya başladığı gün,bu mevsim, İçimizi kıpır kıpır yapan bir güzellik... Emeğini topraktan alan. Sevgi dolu insanımdır. Bu tabloya ekinlerinle hayvanlarınla güzellik çizen Her türlü canlının, Yeni başlangıçı, yeniden dirilişi.... Kuzuların,ineklerin çayırlarda sesini duyurduğu, Dağların arasından masumca süzülen, Irmakların baharın türküsünü söylemeleri, Dağların arasında gökkuşağı çizen güneş.... Hafif bir rüzgar, Okşar sizin yüzünüzü ,doğadaki çiçekleri Son çiçek tomurcukları açmaya yüz tutmuşken, Kuşların melodisi ağaçların dili olur. Bu büyü hiç bitmeyecek sanırsınız Doğa, aşkını yaşamayı unutmayın Evet yeni bir mevsim, yeni başlangıç, yeniden diriliştir.



BAHARLA BİRLEŞEN BAYRAM COŞKUSU
Bahar... Hani o yeryüzünün rengârenk çiçeklerle, kuş cıvıltılarıyla dolduğu, güneşin kollarıyla bulutları yararak ışığını büyük bir ihtişamla yeryüzüne düşürdüğü güzelim mevsim. Baharla birlikte doğa canlanır, hayat sanki yeniden başlar. Kışın kasvetli, soğuk, bulutlu günleri yerini güneşli, aydınlık, ılık günlere bırakır. Tüm canlılarda bir kıpırdanma, canlılık başlar. İnsanların yüreğindeki kasvet, yerini sevgi çarpıntılarına bırakır. Kuşlar cıvıltılarıyla, insanlar türküleriyle, çiçekler o güzelim renkleriyle süsler baharı. Peki neden bu kadar çok sevilir bahar mevsimi? Neden kuşlar herzamankinden daha canlı öter, çiçekler daha parlak açar? Çünkü baharla birlikte bahar bayramı yani "Nevruz"da gelir. İnsanlar baharın gelişini, içlerinde ki coşkuyu bayrama dönüştürerek kutlarlar. Nevruz doğanın canlanışının kutlanmasıdır. Bayramlar insanları birbirlerine yaklaştırır. Yüzyıllardır sürüp gelen Nevruz geleneğinin en önemli sonuçlarından birisi; insanları bir ar aya toplaması, paylaşımı çoğaltmasıdır. İnsanlar kötülüklerden, ard niyetlerden arınmış olurlar. Yürekler sevgi, barış, kardeşlik duygularıyla dolar. Çiçekler ola bildiğince renkli, kuşlar olabildiğince canlı, insanlar olabildiğince neşe dolu ve umutludur. Kuşları güzelim ezgilerine karışan çiçek kokular insanın içine işler. Böyle bir günde hangi insan kötülük düşünebilir ki? Üstelik dilekler kötülüklerin yeryüzünden kalkması içindir. Nevruz'da insanlar bir araya gelir, birlikte şarkılar, türküler söylerler. Geçmişten bu güne süregelen gelenekler bir kez daha tekrar edilir. Ateşin üstünden atlanırken dilekler tutulur. Dilekler dinlenirken geleceğe dair umutlar da yeşerir. Herkes dileğini kendi içinde tutar, kimseye söylemez. Çünkü söylenirse dileklerin yerine gelmeyeceği korkusu vardır. Yeni baharlar, yeni Nevruzlar, yeni türküler, yeni heyecanlar, yeni insanlar... Her bahar değişenlerdir bunlar...Hiçbir zaman değişmeyen ise insanlar arasındaki sevgi ve paylaşımdır. Gelin hep birlikte değişen ve hep aynı kalan yönleriyle Nevruz'u dileğimizce yaşayalım!
Bahar... Hani o yeryüzünün rengârenk çiçeklerle, kuş cıvıltılarıyla dolduğu, güneşin kollarıyla bulutları yararak ışığını büyük bir ihtişamla yeryüzüne düşürdüğü güzelim mevsim. Baharla birlikte doğa canlanır, hayat sanki yeniden başlar. Kışın kasvetli, soğuk, bulutlu günleri yerini güneşli, aydınlık, ılık günlere bırakır. Tüm canlılarda bir kıpırdanma, canlılık başlar. İnsanların yüreğindeki kasvet, yerini sevgi çarpıntılarına bırakır. Kuşlar cıvıltılarıyla, insanlar türküleriyle, çiçekler o güzelim renkleriyle süsler baharı. Peki neden bu kadar çok sevilir bahar mevsimi? Neden kuşlar herzamankinden daha canlı öter, çiçekler daha parlak açar? Çünkü baharla birlikte bahar bayramı yani "Nevruz"da gelir. İnsanlar baharın gelişini, içlerinde ki coşkuyu bayrama dönüştürerek kutlarlar. Nevruz doğanın canlanışının kutlanmasıdır. Bayramlar insanları birbirlerine yaklaştırır. Yüzyıllardır sürüp gelen Nevruz geleneğinin en önemli sonuçlarından birisi; insanları bir ar aya toplaması, paylaşımı çoğaltmasıdır. İnsanlar kötülüklerden, ard niyetlerden arınmış olurlar. Yürekler sevgi, barış, kardeşlik duygularıyla dolar. Çiçekler ola bildiğince renkli, kuşlar olabildiğince canlı, insanlar olabildiğince neşe dolu ve umutludur. Kuşları güzelim ezgilerine karışan çiçek kokular insanın içine işler. Böyle bir günde hangi insan kötülük düşünebilir ki? Üstelik dilekler kötülüklerin yeryüzünden kalkması içindir. Nevruz'da insanlar bir araya gelir, birlikte şarkılar, türküler söylerler. Geçmişten bu güne süregelen gelenekler bir kez daha tekrar edilir. Ateşin üstünden atlanırken dilekler tutulur. Dilekler dinlenirken geleceğe dair umutlar da yeşerir. Herkes dileğini kendi içinde tutar, kimseye söylemez. Çünkü söylenirse dileklerin yerine gelmeyeceği korkusu vardır. Yeni baharlar, yeni Nevruzlar, yeni türküler, yeni heyecanlar, yeni insanlar... Her bahar değişenlerdir bunlar...Hiçbir zaman değişmeyen ise insanlar arasındaki sevgi ve paylaşımdır. Gelin hep birlikte değişen ve hep aynı kalan yönleriyle Nevruz'u dileğimizce yaşayalım!
Panik Atak Belirtileri Nelerdir?
Panik Atak Belirtileri Nelerdir?
Editör: Ozan Vural editor@realage.com.tr
Birçok kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen panik atak, daha çok genç kadınlarda görülüyor. Peki bu sinsi hastalığın belirtileri neler? Son yıllarda daha çok duymaya başladığımız panik atak aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olarak tanımlanır. Anadolu Sağlık Merkezi'nden Psikiyatrist Dr. F. Tuna Burgut, toplumun büyük bir kısmını ilgilendiren panik atak hastalığı ile ilgili bilgi vererek şunları söyledi "Hasta kontolünü kaybettiği, ölmek üzere olduğu, ya da aklını kaçırmak üzere olduğunu hisseder. Panik atak, vücutta hızlı ve karmaşık değişikliklere sebep olur. Panik atağın bazı organlar üzerindeki etkisi, kaza ya da zehirlenmenin yol açacağı sonuçtan bile daha kötü olabilir. Panik atak kesinlikle bir hastalıktır ve tedavisi şarttır. Ara ara gelişen bir durum olmasına rağmen tedavi edilmediğinde 'atak'ların sıklığı artabilir ve beraberinde depresyon ya da genel endişe halleri gibi başka psikiyatrik hastalıklara sebep olur. Hastalar, ataklar arasında gergin ve huzursuz olurlar ve her an yeni bir atak gelişebilir korkusuyla bir genel endişe durumu gelistirirler. Buna 'beklenti anksiyetesi' adı verilir. Hasta evden çıkamamaya, yalnız kalamamaya başlar ve hayatı felç olur." Hastaneye koşarlar Panik atakların nedeni kesin olarak bilinmiyor ancak genetik etkileşimin etkili olabileceği düşünülüyor. Panik ataklar kadınlarda, erkeklere göre iki kat daha fazla görülüyor ve belirtiler genelde 25 yaşından önce başlıyor. Hastalıkla ilgili en önemli adım, teşhisin doğru konulabilmesi... Panik atak hastaları genelde hastanelerin acil servislerine göğüs ağrısı, nefes alamama gibi şikayetlerle gittikleri için, birçok tıbbi testlerden geçerler. Kalp, akciğer ile ilgili 'medikal' bir hastalık olmadığını anlayan hekimler hastayı taburcu eder ve hasta bir sonraki nöbete kadar tedavi aramaz. Fakat panik atak hastalarının hemen teşhis edilip doğru tedaviye yönlendirilmeleri gerekir. Bu nedenle hem doktorları hem de hastaları psikiyatrik hastalıklar açısından eğitmek çok önemlidir. İlaç ve terapi bir arada Panik bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bu ilaç tedavisi ya da psikoterapi olmak üzere iki büyük başlık altında toplanabilir. En iyi tedavi hem ilaç hem de terapinin beraber yapıldığı bir tedavi sürecidir. Bunun yanında gevşeme egzersizlerinin de hastaya öğretilmesinde fayda vardır. Panik atakları sırasında İlaç kullanımının pek faydası olmaz. Doğru ilaç seçimi, uygun süre ve dozların kullanımı atakların tekrarlanmasını önler. Terapi yöntemleri de ataklara sebep olan duyguları ve düşünceleri inceleyerek krizleri uzun vadede azaltır veya tamamen ortadan kaldırır.
Editör: Ozan Vural editor@realage.com.tr
Birçok kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen panik atak, daha çok genç kadınlarda görülüyor. Peki bu sinsi hastalığın belirtileri neler? Son yıllarda daha çok duymaya başladığımız panik atak aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olarak tanımlanır. Anadolu Sağlık Merkezi'nden Psikiyatrist Dr. F. Tuna Burgut, toplumun büyük bir kısmını ilgilendiren panik atak hastalığı ile ilgili bilgi vererek şunları söyledi "Hasta kontolünü kaybettiği, ölmek üzere olduğu, ya da aklını kaçırmak üzere olduğunu hisseder. Panik atak, vücutta hızlı ve karmaşık değişikliklere sebep olur. Panik atağın bazı organlar üzerindeki etkisi, kaza ya da zehirlenmenin yol açacağı sonuçtan bile daha kötü olabilir. Panik atak kesinlikle bir hastalıktır ve tedavisi şarttır. Ara ara gelişen bir durum olmasına rağmen tedavi edilmediğinde 'atak'ların sıklığı artabilir ve beraberinde depresyon ya da genel endişe halleri gibi başka psikiyatrik hastalıklara sebep olur. Hastalar, ataklar arasında gergin ve huzursuz olurlar ve her an yeni bir atak gelişebilir korkusuyla bir genel endişe durumu gelistirirler. Buna 'beklenti anksiyetesi' adı verilir. Hasta evden çıkamamaya, yalnız kalamamaya başlar ve hayatı felç olur." Hastaneye koşarlar Panik atakların nedeni kesin olarak bilinmiyor ancak genetik etkileşimin etkili olabileceği düşünülüyor. Panik ataklar kadınlarda, erkeklere göre iki kat daha fazla görülüyor ve belirtiler genelde 25 yaşından önce başlıyor. Hastalıkla ilgili en önemli adım, teşhisin doğru konulabilmesi... Panik atak hastaları genelde hastanelerin acil servislerine göğüs ağrısı, nefes alamama gibi şikayetlerle gittikleri için, birçok tıbbi testlerden geçerler. Kalp, akciğer ile ilgili 'medikal' bir hastalık olmadığını anlayan hekimler hastayı taburcu eder ve hasta bir sonraki nöbete kadar tedavi aramaz. Fakat panik atak hastalarının hemen teşhis edilip doğru tedaviye yönlendirilmeleri gerekir. Bu nedenle hem doktorları hem de hastaları psikiyatrik hastalıklar açısından eğitmek çok önemlidir. İlaç ve terapi bir arada Panik bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bu ilaç tedavisi ya da psikoterapi olmak üzere iki büyük başlık altında toplanabilir. En iyi tedavi hem ilaç hem de terapinin beraber yapıldığı bir tedavi sürecidir. Bunun yanında gevşeme egzersizlerinin de hastaya öğretilmesinde fayda vardır. Panik atakları sırasında İlaç kullanımının pek faydası olmaz. Doğru ilaç seçimi, uygun süre ve dozların kullanımı atakların tekrarlanmasını önler. Terapi yöntemleri de ataklara sebep olan duyguları ve düşünceleri inceleyerek krizleri uzun vadede azaltır veya tamamen ortadan kaldırır.
Ruh Sağlığınız İçin Yardım Alın
Ruh Sağlığınız İçin Yardım Alın Türk toplumunda psikiyatrist ve psikologlara gitme alışkanlığı bulunmadığına dikkat çekilerek, ruh sağlığı konusunda uzman kişilerden yardım almanın önemi vurgulandı. Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünden “10-14 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Haftası” dolayısıyla yapılan açıklamada, insanda ruh ve bedenin beraber çalışan iki oluşum olduğuna dikkat çekilerek, herhangi birinde meydana gelen hastalığın diğerinde de denge bozulmasına ve hastalıklara yol açtığı belirtildi. Bedensel hastalığın kişide ruhsal olarak üzüntü, keder, sıkıntı gibi olumsuz duygulara neden olduğu ve ruhsal sorunların da bir çok hastalığa zemin hazırladığı vurgulanan açıklamada, psikiyatride bu duruma “uyum bozukluğu” denildiği ve yaygın olarak görüldüğü kaydedildi. Açıklamada, Türkiye’de ruh sağlığı sorunlarının önemli yer tuttuğu ifade edilerek, kanser hastalarının yüzde 26’sında, 4 milyon şeker hastasının yüzde 27’sinde ve 1 milyon 200 bin kalp damar hastasının yüzde 20’sinde depresyon tespit edildiği vurgulandı. Türk toplumunda psikiyatrist ve psikologlara gitme alışkanlığı bulunmadığına işaret edilen açıklamada, ruh sağlığı konusunda uzman kişilere başvurma ve yardım almanın önemi vurgulandı. Sigara ve alkol kullanımının ruh sağlığına olumsuz etki yaptığına dikkat çekilen açıklamada, “Sigara ve alkol kullanımı yol açtığı bedensel zarar ve ölümlerin yanı sıra, kişilerin ruh sağlığına da büyük zarar veriyor. Bağımlılık yapma özelliği olan sigara ve alkol, kişi ve toplumlarda her açıdan kayıplara yol açıyor” denildi. Çocukların ruh sağlığına dikkat Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, çocukların ruh sağlığının korunması konusunda ailelere önemli görevler düştüğü belirtilerek, şu uyarılarda bulunuldu: “Bu konuda özellikle anne ve babaların çok dikkatli olmaları gerekiyor. Aileler, çocuklarına kendi düşüncelerini ifade etme hakkı tanımalı, öz benlikleri ve güven duygularını geliştirmelerine katkıda bulunmalı. Onların doğru yaptıklarını ödüllendirmeli, başka çocuklarla kıyaslamadan uzak durmalı. Anne ve babalar, çocuklarına sosyal kuralları uygun bir şekilde öğretip, onlara bazı değerleri ergenlik çağında vermeli. Aileler çocuklarının ruh sağlığına özen göstermeli, onları örselemeden hassas davranışlar sergilemeli. Disiplin adına aşırılıklardan kaçınılması gerekir.” Okula yeni başlayan çocuklar için okulun sevdirilmesinin büyük önem taşıdığı vurgulanan açıklamada, bu konuda öğretmen ve ailelere önemli görevler düştüğü belirtildi. Açıklamada, çocukların okulu sevmelerinin büyük oranda okulda gördükleri davranış ve kendilerine gösterilen ilgi ile ilişkili olduğuna dikkat çekilerek, şunlar kaydedildi: “Öğretmenlerimiz bu konuda önemli bir rol üstleniyor. Anne ve babalarından günün önemli bir bölümünde ilk kez ayrılan ve okula yeni başlayan çocuklarımızın hatalarının hoşgörüyle karşılanıp başarılarının desteklenmesi önemli olacaktır. Çocuklarının okul ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken anne ve babalar, bu sıkıntılarını mümkün olduğunca çocuklarına yansıtmamalı. Onların ruh sağlığını çok olumsuz etkileyecek, kendilerini suçlu hissetmelerine yol açacak ve okul başarılarını düşürecek davranışlardan kaçınmalı.”
Referans: Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü KAYNAK: AA
Referans: Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü KAYNAK: AA
Yiyecekler ve Kırışıklıklar Arasındaki İlişki
Yiyecekler ve Kırışıklıklar Arasındaki İlişki
Yiyeceklerin Gücü Araştırmacılar beslenme düzeninizin cilt yaşlanmasına etkileri üzerinde çalışmalara devam etmektedir. Son zamanlarda yapılan bir araştırma neticesinde, sebze, özellikle fasulye türü bitkiler, zeytinyağı, fındık ve besin değerli açısından zengin ekmekler tüketenlerin; kırmızı et, tereyağ ve şekerli yiyecekler tüketenlere oranla çok daha az kırışıklıklara sahip olduğunu belirledi. Uzmanlar A, C ve E vitaminleri ve zinc, selenyum gibi minerallerin cilt hücreleri tarafından üretilen potansiyel zarar verici serbest radikallerin sayısının artmasına engel olduğu hakkında ciddi şüphe duymaktalar. Bu antioksidan vitaminlerin cildin yaşlanmasına neden olan UV ışınlarına karşı koruduğu da bazı çalışmalar ışığında ortaya koymuştur. Başka bir çalışmada ise, karotenoid pigmentlerinden tüketen açık tenli kişilerin UV ışınlarına karşı ciltte oluşabilecek tahriş ve zararlara karşı daha çok koruma sağladıkları bilinmektedir ve böylece sağlıklı bir cilt rengini muhafaza edebilirler. Karotenoid açısından zengin yiyecekler yemek istiyorsanız size birkaç seçenek sunabiliriz. Karotenoidin bolca bulunduğu yiyecekler kayısı, havuç, tatlı patates, ıspanak, kantalup kavunu ve parlak yeşil, portakal rengine ve sarısı renge sahip diğer meyve ve sebzelerdir. Multivitamin katkıları cildinize yaşlanmaya karşı korunma konusunda yardımcı olurlar. Ek olarak günde 4-5 adet meyve veya sebze tüketmek, botanik antioksidanlar tüketmek ile aynı anlama geldiğinden cildinizi ultraviyole radyasyona karşı korumak ile aynı anlama gelmektedir. (RealAge)
Yiyeceklerin Gücü Araştırmacılar beslenme düzeninizin cilt yaşlanmasına etkileri üzerinde çalışmalara devam etmektedir. Son zamanlarda yapılan bir araştırma neticesinde, sebze, özellikle fasulye türü bitkiler, zeytinyağı, fındık ve besin değerli açısından zengin ekmekler tüketenlerin; kırmızı et, tereyağ ve şekerli yiyecekler tüketenlere oranla çok daha az kırışıklıklara sahip olduğunu belirledi. Uzmanlar A, C ve E vitaminleri ve zinc, selenyum gibi minerallerin cilt hücreleri tarafından üretilen potansiyel zarar verici serbest radikallerin sayısının artmasına engel olduğu hakkında ciddi şüphe duymaktalar. Bu antioksidan vitaminlerin cildin yaşlanmasına neden olan UV ışınlarına karşı koruduğu da bazı çalışmalar ışığında ortaya koymuştur. Başka bir çalışmada ise, karotenoid pigmentlerinden tüketen açık tenli kişilerin UV ışınlarına karşı ciltte oluşabilecek tahriş ve zararlara karşı daha çok koruma sağladıkları bilinmektedir ve böylece sağlıklı bir cilt rengini muhafaza edebilirler. Karotenoid açısından zengin yiyecekler yemek istiyorsanız size birkaç seçenek sunabiliriz. Karotenoidin bolca bulunduğu yiyecekler kayısı, havuç, tatlı patates, ıspanak, kantalup kavunu ve parlak yeşil, portakal rengine ve sarısı renge sahip diğer meyve ve sebzelerdir. Multivitamin katkıları cildinize yaşlanmaya karşı korunma konusunda yardımcı olurlar. Ek olarak günde 4-5 adet meyve veya sebze tüketmek, botanik antioksidanlar tüketmek ile aynı anlama geldiğinden cildinizi ultraviyole radyasyona karşı korumak ile aynı anlama gelmektedir. (RealAge)
Aşık Veysel Şatıroğlu
Dostlar beni hatırlasın
Ben giderim adım kalır.
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir.
Dostlar beni hatırlasın.
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın...
Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir şiirinde "Ücyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına "Çocuğu Akdağmadeni'ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var." demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece. Veysel'in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel'in kotu kaderine. Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken (1919) anası, babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel'i yeniden evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e. Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan'i, Yunus'u, Emrah'i, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı. Veysel'in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan'da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı. Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri "Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?" demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu defa "O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel'i kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o... Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.
Sen Bir Ceylan Olsan Ben De Bir Avcı
Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Avlansam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermani yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni
Kurulma sevdiğim güzelim deyin
Bağlanma karayı alları geyin
Ben bir çoban olsam sen de bir koyun
Seslesem elime tuz ile seni
Koyun olsan otlatirdim yaylada
Tellerini yoldurmazdim hoyrada
Balık olsan takla dönsen deryada
Düşürsem toruma bez ile seni
Veysel der ismini koymam dilimden
Ayrı dustum vatanımdan ilimden
Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görsem idi goz ile seni
Ben giderim adım kalır.
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir.
Dostlar beni hatırlasın.
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın...
Aşık Veysel, hayatini anlattığı bir şiirinde "Ücyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anasi Gulizar, bir yaz günü koy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adini Veysel koymuş. Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, cicegin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle. Babasına "Çocuğu Akdağmadeni'ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var." demişler. Sevinmiş Ahmet emmi. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın donuverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece. Veysel'in Ali adında bir ağabeysi ve Elif adında bir kız kardeşi varmış. Hepsi çok üzülmüşler Veysel'in kotu kaderine. Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş calip söylediklerini. Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Unlu Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman. Yirmibes yasındayken (1919) anası, babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa sure sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kotu oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da karisi yanaşmalarıyla evden kaçmış. Bu olay çok koymuş Veysel'e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Karisi koyup gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış. Bu sıralar Veysel'i yeniden evermişler. Bu karisi çocuk vermiş Aşığa. Biri olmuş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e. Aşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş. Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman. Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Pasa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını calip söyler olmuştu. 1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır. Halk ozanlarından en çok Karacaoglan'i, Yunus'u, Emrah'i, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpınar Koy Enstitülerinde bulunmuştu. 1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Aşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı. Veysel'in bir başka özelliği daha vardı; köyünde ve çevresinde ondan önce bir tek meyve ağacı olmadığı halde, Sivrialan'da ilk meyve bahçesini o yetiştirmişti. Hem öyle bir bahçe ki, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar turlu turlu meyve ve çiçek vardı. Veysel, kardeşlerinin yardımıyla bu bahçeyi yapmaya başladığı zaman köylüleri "Atalarımız bunca yıl böyle bir is yapmamışlar, su kor adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle ise kalkıştı?" demişler. Birkaç yıl sonra ağaçlar yetişmiş, meyve vermiş. Köylüler önceki dediklerini hatırlayıp utanmışlar ve bu defa "O kor değilmiş, meğer kor olan bizmişiz diyerek Aşık Veysel'i kutlamışlar. iste böylesine uzağı gören bir insandı o... Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarim yüzyılı aşkın bir sure yazdıklarıyla, calip söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım simdi de mezarında son uykusunu ışıklar içinde uyuyordur. Yalnız çağımızda yasayanlar değil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.
Sen Bir Ceylan Olsan Ben De Bir Avcı
Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Avlansam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermani yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni
Kurulma sevdiğim güzelim deyin
Bağlanma karayı alları geyin
Ben bir çoban olsam sen de bir koyun
Seslesem elime tuz ile seni
Koyun olsan otlatirdim yaylada
Tellerini yoldurmazdim hoyrada
Balık olsan takla dönsen deryada
Düşürsem toruma bez ile seni
Veysel der ismini koymam dilimden
Ayrı dustum vatanımdan ilimden
Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görsem idi goz ile seni
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)